Bloguma hoşgeldin sevgili okuyucu... Sana kısaca "K" diyeceğim... "K"; "okuyucu" ya da "okur" anlamında "kari" kelimesinden geliyor... Hayır, Osmanlıca meraklısı değilim, sadece sana "O" deseydim "sıfır" ile ya da kişi zamiriyle karışabilirdi bu yüzden sana "K" demeyi tercih ediyorum... Sebebi bu kadar basit...
"Misfits", daha doğrusu "the Misfits",1961 yapımı bir John Huston filmi... Marilyn Monroe ve Clark Gable'ın son filmi olması gibi ilginç bir özelliği var... Ama blogun isminin "misfits" olmasının filmle bir ilgisi yok...Zaten filmi izlemedim...
"Misfits"; "uygunsuzlar" diye Türkçe'ye çevrilmiş... "uyumsuzlar" bence daha bir doğru çeviri olurmuş zannımca, hatta "uymayanlar" daha da güzel... Senin şu an zannettiğin gibi bunun seçilmesinin çok özel bir anlamı falan yok, ben ne anarşistim ne düzen karşıtı, ne de toplumdan dışlanmış falan... Daha doğrusu ortalama bir erkek, kültürel Sünni (bu ne demek dersen sonra anlatırım), orta sınıf, İstanbullu, az buçuk okumuş beyaz Türk düzene ne kadar, nereye kadar isyan ediyorsa ben de o kadar ediyorum işte... Bu "misfits" ifadesinin hem İngilizce söylenişi, hem de Türkçe söylenişi ki bunda "uymayanlar"ı tercih ediyorum (her ne kadar "uyumsuzlar" daha doğru bir çeviri olsa da) bana melodik geliyor, zaten neredeyse iki yıla yakın zamandır MSN'de kişisel iletim de bu... Ve hepsi bu...
Adres kısmında gördüğün "misfitscriptics" ifadesi ise, tahmin edeceğin üzere "misfits", "scripts" ve "critics" sözcüklerini karıştırıp yaptığım bir kelime oyunu... "Misfits"i açıkladım, "scripts" malum, "yazılar" anlamında... Ama burada önemli olan "critics" kısmı...
Bu blog öncelikle bir eleştiri blogu... Eleştiri derken; klavyemin döndüğü, (b)ilgimin olduğu, tamam dürüst oluyorum, paşa gönlümün istediği her alanda, her konuda eleştiri... Bu blogda yabancı/yerli sinema, dizi, müzik, kitap, şiir, sanat, spor eleştirisi bulacaksın... Bu blogu "günlük" olarak tasarlamadım, dolayısıyla o tarzda yazmak ya da çok fazla kendimden bahsetmek istemiyorum... Ama bu konuda sana söz de vermiyorum, ne de olsa, Okan Bayülgen'den arak olarak şunu diyebilirim ki, "bu benim blogum ve istediğimi yazarım"...
Dediğim gibi bu blog eleştiri ağırlıklı olacak ama yeri geldiğinde içerisinde siyaset, sosyoloji, felsefe, teoloji vs. ile ilgili yazılar da olacak, dedim ya paşa gönlüm ne isterse o... Hatta rezil olmayı, sıçılıp sıvanmayı göze alıp, yeri gelirse; matematiğe, fiziğe, anatomiye, biyolojiye, mantığa ve astronomiye bilem girerim belkim...
Yine orta vadede İngilizce, uzun vadede Almanca metinler de olabilecek ama bunlar sadece writing/Schreiben becerilerimi geliştirmek için yazdığım şeyler olacak ve dolayısıyla seni çok fazla ilgilendirmeyecek büyük ihtimalle...
Şu anda kendimi hazır hissetmiyorum yakın zamanda bunları göremeyeceksin ama ilk yazılar hoşuna giderse de takip edersen ya da günün birinde rastgele bu blog karşına çıktıysa, bu blog arkadaşının arkadaşının arkadaşının bloguysa falan geçerken bir uğradınsa, ileride belki şunları da göreceksin... Orta ve uzun vadede bu blogda uyku, rüya, astral seyahat, ölüm, araf, lucid dreaming, dejavu, ruh, beden, zaman şu bu gibi metafizik konularda bilimsel verilere sırt çevirmek bir kenara, onları olabildiğince sömüren ama yine de tamamen kendi spekülasyonlarıma dayanan yazılar da bulacaksın (yani umarım bulacaksın)... Ölüm sonrası ve ille de doğum öncesi...
Bir koridor düşün, her iki ucu duvar...Koridor üçe bölünmüş, yani iki kapısı var ortasında... Ortadaki bölüm yani iki kapısı olan bizim dünyamız... Diğer tek kapılı olanlar doğum öncesi(1) ve ölüm sonrası(3)... Her odadaki diğer odalardan sesler duyuyor ama tam olarak ne dendiği anlaşılmıyor...3.oda anahtarla açılıyor, 1.oda şifreyle... Bizde 3.odanın anahtarı var ama ortam karanlık... 3. odada , hem el feneri hem de 1.odanın şifresi var... 1.odada 2. ve 3. odaların lambalarını açacak düğme var...El yordamıyla anahtarı deliğe yerleştirebilirsek meseleyi çözmeye yaklaşacağız... Acep böyle bir şey mi bu?...
Sevgili K; ben ne idüğü belirsiz bir sosyal bilimci bozuntusu, akademi artığı, çakma bir entelektüel, yeteneksiz bir eleştirmen, ukala bir bar filozofuyum... Peki neden burada yazıyorum?... Kocaman uzayda Dünya gezegeni olarak miniminnacık yer kaplıyoruz falan filan bu meseli duymuşsundur tabii ki, bizim de birey olarak ve de kütle olarak bir yer kapladığımız öyle veya böyle bir gerçek... İşte interneti bir uzay, bu blogu da bir birey olarak düşün... Bir insan evrende ne rolü oynuyorsa işte ben de burada o rolü oynuyorum... Ne kadar küçük olsam da, farkında olunmasam da "varım" diyorum... Hiç bir şeyden anlamıyorum, gerçekten, bunu mütevazilik olarak görme lütfen sevgili K, gerçekten özellikle eleştireceğim konular hakkında özellikle teknik bilgim sıfıra yakındır... "E peki neden yazıyorsun?" diyeceksin...
Şundan... K'cığım, eğer beni yakından tanıyorsan bilirsin ki -eğer alkollü değilsem- konuşmayı pek sevmem, hatta dinlemek ama özellikle konuşmak bazen eziyet halini alır benim için... Bazen nadiren çok konuşmak istediğimde karşımdakinin anlatmak istediğim şeyi dinlemek isteyeceğinden ya da anlatmak istediğim konuyla ilgili olduğundan emin değilimdir... O yüzden yine konuşmam çoğu zaman... Hah işte ben de dedim ki hem konuşup insanları sıkmayayım ama içimde de kalmasın, eğer ki çok merak eden varsa yazdığım konuyu ya da düşüncemi buyursun okusun, merak etmeyene de hayırlı işler canları sağolsun... İşte bunun için dedim bari ben de yazayım, dediğim gibi hiç bir iddiam yok sadece düşündüklerimi yazacağım, eğer beğenirsen yalancılığa gerenk yok elbette hoşuma gider ama eğer beğenmezsen "lan iki film seyretmişsin gelmişin konuşuyosun, sen daha "tempera"nın ne demek olduğunu bilmezsin (ki bilmiyorum hakkaten böyle bir şey lise resim derslerinden aklımda kalmış, şimdi bakmaya da üşendim), sen önce git de şunu oku, kaç filmini seyrettin, sen ne anlarsın, lan siktir git yaaa", demek yerine beni eleştirirsen sevinirim... eleştirilerinin "olmamış" ya da "bok gibi" şeklindense, "şu şu şu yüzden olmamış", "hayır yanlış biliyorsun o aslında şöyledir" şeklinde olması elbette tercih sebebidir...
"Skip and scanning" diye bir teknik veya taktik var okuma konusunda... Hızlı okuma yöntemlerinden biri kısaca... Ben basit olduğunu düşündüğüm metinlerde ya da hızlı okumak zorunda olduğum metinlerde uygularım bunu genelde... Benim metinlerim maalesef buna müsait değil... "Metinlerim o kadar derin ki" demeyi çok isterdim ama bu yüzden değil... Şundan dolayı K'cığım; (1) Eleştiriyi sadece bir araç olarak kullanıyorum, (that's why içerisinde teknik konular yok), eleştiri yaparken aslında benim söylemek istediğim başka bir şey(ler) var... Bunu yeteneğim, birikimim elverdiğince eleştiri metinlerinin içerisine yerleştirmeye çalıştım... Eleştiriyi kullanışlı gördüm, "usable" ve "effective", yani "işyapar", "kullanışlı" gördüm... Ama, K, sana söz veriyorum, eğer ömrüm müsaade ederse, yine de eleştiri kuramlarını da okuyacağım ve daha çok film izleyeceğim ve daha çok kitap okuyacağım ve daha çok sergiye gideceğim ve daha çok müzik dinleyceğim ve daha çok xyz... (2) Dikkat ettin mi bilmiyorum, cümlelerim hep üç nokta (...) ile bitiyor... Bunu kasti yapıyorum sevgili K... Bunun "akıp gitmek"le "akmak"la da bir ilgisi var ama daha çok "konuşma dili" ile ilgili... Farketmişsindir, konuşma diliyle yazıyorum, aslında bir yazı okuyormuşsun gibi değil, karşında benim konuştuğumu hayal etmeni istiyorum... ve yavaş konuştuğumu, tane tane (O yüzden yavaş okumanı istiyorum, tabi yaşadığımız dünyada hepimiz o kadar sıkışığız ki sen de haklısın tanımadığın bir yazarın tanımadığın bir metnini tanımadığın bir hızda daha doğrusu yavaşlıkta okumaya)... Konuşurken duruyorum cümle sonlarında (beni tanıyorsan biliyorsun hiç öyle olmadığını gerçi) ... Bir tiyatro oyunu içinde olduğunu hissetmeni istiyorum, öyle ki en arka koltukta oturan seyircibileanlamalınedemekistediğimiveçokönemlişeylersöylediğimidüşünmeliağırağırkonuşunca... . Bitişik yazmayı Oğuz Atay'dan öğrendim ama söylemiştim yukarıki satırlarda yeteneksiz olduğumu...
Sevgili Bay(an) K, bilgime, birikimime, haddime bakmadan; ağzımdan köpükler saçarak/sükunetle, sinirle/itidalle, "öncebidur"culukla/agresiflikle eleştiricem akilane/kıyasıya; herkesi, herşeyi ama belki de en çok da kendimi... Çok sevdiğim Sait Faik'in "Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey" sözünü alıp; ütüleyip katlayıp, derleyip de toplamayıp ya da belki de içine sıçıp, köpeğin götüne sokup çıkarıp şunu diyeceğim:
"Eleştiri,... kendini eleştirmekle başlar herşey!"...
İzin verirsen sana "Y" demek istiyorum, sayın misfits, sayın fleneur ya da sayın critic man :)
YanıtlaSil"K"'lardan biri olarak seni takip edeceğimi söylüyorum ve yazılarını merakla bekliyorum... (Bu üçnoktayı da aynı senin gibi şimdi sustuğumdan koyuyorum :)