14 Nisan 2010 Çarşamba

Kavanozdaki Adam

1987-mesut uçakan

ölüm...karanlık...soğuk...sonsuzluk...


*********

“telewija polska 1988”

kieslowski'nin dekalog u başlarken geçen yazılardan biri de budur. ilk izlerken bu yazıyı gördüğümde “vay be adamlar 1988 yılında ne biçim şeyler izlerken bizim televizyonlar 2000'lerin eşiğinde hala kekoyla eşşeko'yu yayınlıyorlar” diye içimden geçirmiştim ki, haksız da sayılmazdım aslında. istisnasını ise 5 yaşından beri biliyormuşum halbuki, bizde de “güzel şeyler oluyor”muş hem de dekalog'dan önce, 1987 yılında... üstelik ülkede tek kanal olduğu için bu “entel” prodüksiyonu herkes mecburen izlemek zorundaymış. halkın büyük çoğunluğu o dönem bu yapımdan ne anlamıştı merak etmemek mümkün değil.

başlıktan anlaşıldığı üzere “kavanozdaki adam” dan söz ediyorum. sadece benim değil, benim kuşağımdan birçok kişiyi kasvetli havası, karanlık ortamları, insanın ruhunu, beynini, boğazını sıkan konusu, hakkını veren oyunculukları ve tedirgin edici müzikleriyle altına ettiren dizi-film. türk frankenstein'ı... ilk defa şimdi izleseydim belki de güler geçerdim bilemiyorum ama şu an bile izlerken tüylerimin diken diken olması çocuklukta yarattığı travmanın eseri olmalı. clementine-kavanozdaki adam kombine travmasını benim gibi çok kişinin yaşadığı, hem private'taki hem de ekşi'deki entrylerden kolayca anlaşılabiliyor.

her biri yaklaşık birer saat süren dört bölümden oluşan bu psikolojik gerilim dizisinin tamamı youtube'dan vegoogle video'dan bulunabilir. üşenmedim oturdum hepsini izledim. konusu, oyuncuları ve yönetmeni daha önceki entrylerde bulunabilir, tekrar yazmak istemiyorum. yalnız şunu yazmadan geçmeyeyim;yorgundemokrat, üzerine uzun bir entry yazmış ancak ne yazık ki eser necip fazıl'a değil, faik baysal'a ait.

konuyu çok iyi bilen birisi olmadığım için teknik bir eleştiri ya da değerlendirme yapmadan direkt konuyla ilgili dile getirmek istediklerime geçiyorum.

-kenan aksal-

dünyaca ünlü beyin cerrahı profesör kenan aksal (metin serezli) tipik bir aydınlanmacı-pozitivist-modernist. insan aklına , bilime ve deneye adeta tapan kenan aksal, tesadüfe bakın ki dekalog'un birincisindeki pavelkarakterinin neredeyse zihniyet ikizi. ayrıca aşırı derecede çalışkan ve bir o kadar da hırslı. geçmişi hakkında bilgiye sahip olmadığımız için bu hırsla neyin boşluğunu doldurduğunu bilemiyoruz ancak onun işine olan tutkusunun ailesinin üyelerinde boşluklar yarattığı kesin. her “büyük adam” ın düştüğü tuzağa o da düşüyor aslında, uzağındaki birçok insana (bu dizide tüm insanlığa) faydasını dokunurken en yakınındakileri görememek, ihmal etmek, fiziksel olarak en yakındakine upuzak olmak. işlerinin yoğunluğuyla yakınlarını sürekli erteleyen aksal, o işlerin hiçbir zaman bitmeyeceğini göremeyecek kadar da gafil esasen. profesörün yarattığı boşluğu karısı (sevda ferdağ) alkol ve başka bir erkeğin (ferdi atuner) kollarıyla, oğlu (erol durak) uyuşturucuyla, kızı ise bitmek bilmeyen partiler, alemler ve erkeklerle, gerçekte sonsuz bir umursamazlıkla dolduruyor. asistanı olan (selma sonat) kendisine ilgi duyuyor (karısı da bunun farkında) ancak aksal'ın olumlu ya da olumsuz bir karşılık verdiğini göremiyoruz.
-semih şerifoğlu-

“kaçınılmaz ölüm gelmeden kendimi yenilemek istiyorum”

bir terörist saldırıda oğlunu gözlerinin önünde kaybeden yazar semih şerifoğlu (ahmet mekin), aksal'ın zıttı karakteri temsil ediyor, dizinin temel çatışması da bu ikilinin çatışması üzerinden veriliyor. metafizik konulara bu elim olaydan sonra ilgi duymaya başladığı anlaşılan şerifoğlu'nun ölüm üzerine çok zihinsel mesai harcaması, yaşadıklarından unutarak kurtulmaya çalışan heykeltraş eşinin (nevra serezli) tepkisini çekiyor. eşin mesleğinin heykeltraşlık olarak verilmesinin tesadüfi olmadığı kanaatindeyim zira heykel burada zihnimizdeki putları sembolize etmesinin yanında sürekli içerisine hapsolduğumuz şekilciliği de temsil ediyor ki, tasavvuf öğretisinin ruhun kafesteki kuş olması, bedene sahip olmanın esarete eşitlenmesi gibi metaforlarına benzer şekilde kullanılan “kavanozdaki beyin” örneğiyle paralellik kurduğumuzda jenerikteki heykel kırma sahnesi de (ki dizinin jeneriği belki de dizinin en etkileyici kısmı) ölümün özgürleştiriciliği ve şekillerden kurtulma bağlamında böylece anlam kazanıyor. nitekim filmin sonunda şerifoğlu'nun heykelinin parçalandığını göreceğiz. şerifoğlu'nun kızı (nil ünal) paris'te öğrenci ve babasına, annesine olduğundan daha yakın olduğu anlaşılıyor. nil ünal'ın o dönem nasıl duru, pırıl pırıl bir güzelliğe sahip olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

-mekan-

buna o zaman türkiye'de mevcut olan teknoloji mi sebep olmuş yoksa bilerek mi yapılmış bilmiyorum (ama isabet olmuş), ancak çekimler için oldukça karanlık ve kasvetli ortamlar seçilmiş ya da o şekilde yansıtılmış. dizinin en sonundaki yazılardan marmara üniversitesi veterinerlik fakültesi binası olduğunu öğrendiğimiz hastanemiz mekansal olarak, gerilimi vermek için oldukça ideal. bununla özel ilgilendiğim için konuyu biraz açacağım.

malum, 1990'ların ortalarından itibaren türkiye'de özel sağlık kuruluşları yaygınlaşmaya başladı, 2000'lere gelindiğindeyse “mantar gibi bitmek” ifadesi kifayetsiz kalma durumuna geldi. bu olgunun yarattığı sorunlar/sonuçlar başka bir konu ancak hastane iç ve dış mimarisi ile estetiğinde yeni bir dönem başladı (kanımca). genel olarak mimarlıktaki trendlerle de birleşince devlet hastaneleri de bu yeni döneme -şartların elverdiği yere kadar ve bu anlamda bilhassa iç mimaride- ayak uydurdu. eski devlet hastaneleri“kapatılma”nın anlamını çok güçlü veriyordu. doğu bloku tipi, büyük, soğuk, gri, nisbeten karanlık, yüksek tavanlı, çoğunlukla fayans ağırlıklı insanın ruhunu bunaltan yapılar. şimdilerde bunun önüne nasıl geçtiler bilmiyorum ama bu atmosfere bir de insanın burnunun direğini kırmakla kalmayıp, psikolojisini dahi tahrip edebilecek nitelikteki o özgün kokuları eklenirdi. örnekle somutlaştırırsak; istanbul tıp fakültesi'nin (çapa yani) cerrahi bilimler binasına, yine aynı fakültenin nörolojik bilimler ve psikiyatri bölümlerinin olduğu binaya ,cerrahpaşa'nın tüm binalarına, şişli etfal'e ve tabiiki okmeydanı ssk'ya bakarsanız ne demek istediğim belki biraz daha somutlaşır. elbette hastanelerin geneli için konuşuyorum yoksa baltalimanı falan gibi iç açıcı hastaneler de yok değildi. -allah hiçbirimizi düşürmesin- şimdilerde ise hastaneler oteller gibi inşa ediliyor estetik kaygılar gözetiliyor, iç dekorasyonlarında da minimalist çizgiler hakim ve son derece aydınlıklar. diyeceğim şu ki; dizinin, “bedene kapatılan ruhlarımız”, “kavanoza kapatılan beyinlerimiz” mesajını vermek için eski hastaneler gerçekten çok uygun yerlerdi. michel foucault da başka bir bağlamda da olsa hastanelerle hapishanelerin benzerliğine dikkat çekmemiş miydi? kavanozdaki adam'ın bir artısı da, kanımca bu konu-mekan uyumudur.

ölümün getirdiği sonsuzluk (düşüncesi) karanlığın uçsuz bucaksızlığında ete kemiğe bürünüyor, dizinin jeneriği bunun hakkında net bir fikir verebilir. ayrıca dikkat çeken bir başka husus, (kasti olarak mı yapıldı bilmiyorum) dizinin içindeki önemli her karakter değişik zamanlarda tek başına karanlıkta gösterilmiş. bu uzun, sessiz, karanlık, soğuk yakın çekimlerin şimdi değineceğim sonsuzlukla ilgisi var. bu mekan/atmosfer ve bununla uyumlu müzik (özellikle jenerikteki balyoz sesleri), bu uyumdu galiba beni ve bu diziyi seyretmiş benim kuşağımdan insanların, zamanın minicik bilinçlerinin ve o bilinçlerin altlarının ırzına geçen...

-zaman-

“zaman”a gelelim... şerifoğlu bedene ya da şekile saplanmış değil ana konu da bu zaten ama hepimiz gibi çizgisel zaman anlayışına saplandığı kesin, belki de bunu hiçbir zaman aşamayacağız... biliyoruz ki tasavvuf düşüncesine göre zaman tek bir “an” dan ibarettir o da bu andır, bizim “önce”, “sonra”, “şu tarihte”, “bu tarihte” dediğimiz zaman parçalarının hepsi aynı ana işaret ediyor ya da söz konusu “an” hepsini cem ediyor, topluyor yani... ancak şerifoğlu kavanozu şimdi kırmak yerine bunu ölüm sonrasına erteliyor, öldükten “sonra”, “post” mortem... eğer böylesine çizgisel bir anlayışa sahipsek; bir şey, başka bir şeyden sonra oluyor ise bunun öncesi de olması gerekir. şerifoğlu'ndan (yani eserin yazarı faik baysal'dan) yaşam sonrasını sorguladığı gibi öncesini de sorgulamasını isterdim naçizane... “doğmadan önce neredeydik?” gibi...

tüm bunlara rağmen şerifoğlu'nun beyin naklini neden kabul ettiği açık değil...kapalı olarak verildiyse de ben anlamamışım demek ki... ne ölümden korktuğu için ne de bilime katkı için bu ameliyatı kabul ediyor bunu da açıkça söylüyor...peki ama niçin?...öğrenemiyoruz...

-sonsuzluk-

insanın sonsuz olma isteği...hem aksal'ın hem de şerifoğlu'nun esas ilgilendikleri nokta buyken çatışmalarının sebebi nedir öyleyse? şerifoğlu'nun üstünlüğü buradan kaynaklanıyor, şerifoğlu insanın zaten sonsuz olduğunun farkında, ölüm denen hadisenin yalnızca bizim oksijen kaynaklı-beden merkezli yaşamımızın bitmesi anlamına geldiğini biliyor.

“hiç ölmeyeceğiz, sadece kavanoz parçalanacak... o kadar...”

ve prof. aksal...

“derken, şeytan ona (adem'e) şöyle diyerek vesvese verdi: “ey adem! sana, sonsuzluk ağacıyla eskimez-çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?” (ta-ha 120)

kuşkusuz, beyin nakli işin kozmetiği; burada asıl amaç insanın sonsuzluğunu gerçekleştirebilmek daha doğrusu bunu et/kemik çerçevesi içinde yapabilmek. insanın tanrılığa soyunmasıdır bu:

“insanı bir spermden yarattı. bir de bakmışsın insan, açıkça kafa tutan bir hasım oluvermiştir.” (nahl-4)
“görmedi mi insan, kendisini bir spermden yarattığımızı! bir de bize açık bir hasım kesilmiştir o.” (yasin 77)

kenan aksal da tanrılığa soyundu ama yenildi. “yarattığı” sadece bir frankenstein oldu. aklına ve bilime fazla güvendi. yaşamı tek boyutlu algıladı, kavanozundan çıkamadı. kenan aksal filmin sonunda meseleyi anladı“hep yanlış şeyleri putlaştırmışız” diyerek. ama ortaya çıkan “biyolojik çöp” ne olacaktı? elbette bir paçavra gibi atıldı “mazhar osman'a”, üstelik iki hayatı söndürdükten sonra.

-beden-

bir sabah uyanıyorsunuz ve karşı cinsin bedenindesiniz. veya akşam yatarken gençken, sabahleyin yaşlanıvermişsiniz ya da tam tersi. ne düşünürdük acaba? aslında eserin yazarı, şerifoğlu'na bir kadın beyni nakledildiğinde ortaya çıkacakları irdelese belki daha da ilginç bir şey çıkabilirmiş ortaya.

zaman ve mekan olduğu sürece bedenden kopamayacağız herhalde, bu yüzden bu yabancılaşma normal. zamanın bile sündüğü, lastik gibi gevşeyip gerildiği, mekanın sapıttığı, oradan oraya görülmeyen, bilinmeyen parçalarını sunduğu rüyalarda bile bedenleyiz. diğer ikisi varken üçüncüsü otomatikman olacak bu anlaşıldı (mı acaba?)...

peki ya beden trampasının yaratacağı binlerce hukuki sorun? filmimizdeki örnekten yola çıkarsak, yaşayan kişimehmet ekinci mi, semih şerifoğlu mu? miras ve evlilik nasıl düzenlenecek? varolan hukuki gerçek kişilik hangisine ait? ekinci'yi vuranlar adam yaralamaktan mı, cinayetten mi yargılanacak?. bunlar akla gelen soruların en basitleri.

-ölüm-

çocukluğumdan beri manyak gibi korkmama rağmen hep bir morgun içine girmek istemişimdir, tam iki yıl önce bu şerefe “nail” oldum. “morg ne tuhaf cesetler falan”... şaka bir yana morg soğuktu. doğası gereği olması gereken soğukluktan bağımsız olarak soğuktu. bir cesedin soğukluğu bizim “bugün hava çok soğuk” cümlesinde kullandığımız “soğuk”tan çok daha soğuk bir soğukluktur. “ölüm” herşeyden önce “soğuk”tur. (mu acaba?)

“allah,canları, ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında. sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar; ötekileri, belirlenen bir süreye kadar salıverir. bunda, iyice düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”(zümer-42)

“sizin uykunuzu bir dinlenme/bir rahatlama/bir tür ölüm yaptık.” (nebe-9)

aaaaa! meğerse her uyuduğumuzda kısmen ölüyormuşuz. her ölümün yeni bir doğum olduğunu anlamak, daha doğrusu kanıksamak. her gece ölüp her sabah yeniden doğuyoruz, rüyalarda başka dünyalarda değil miyiz hep? prof.aksal'ın anlamadığı nokta işte bu, ölüm bitiş değil, başlangıç, bu bir çember... “soğuk”luğunun sebebi, bilmemek nereye gideceğini...bilinmeyen yer soğuktur... ölüm sadece maddenin ölümü, bedenin... yani heykelin kırılışı, kavanozun parçalanması...şerifoğlu anlamıştı...

*******
“yaşam”, “ölüm”, “ruh”, “ölüm sonrası” gibi konularda hangi insan son noktayı koyabilir ki? elbette kavanozdaki adam'ın da böyle bir iddiası yok. sadece sorular soruyor, sordurtuyor, bu da önemli...şimdi yayınlansa teknolojisi ya da bilimkurgunun doğası gereği içerdiği saçmalıklardan dolayı gülüp geçerdik belki ama insanın kanını donduran müziklerinde ahmet güvenç-gökçen taşkıran imzası bulunan dizi sadece ahmet mekin'in fevkaladenin fevkinde oyunculuğu için bile izlenebilinecek bir kült...

*******
ölüm...karanlık...soğuk...sonsuzluk...

cerrahpaşa'nın yanında istanbul üniversitesi adli tıp enstitüsü (ölüm) vardır, araç kapısına göre sağ tarafta... önünde bir dört yol ağzı vardır, oradan deniz tarafına (samatya oluyor aşağısı sanırım) doğru bir yol iner... özellikle geceleyin (karanlık) orada kuvvetli bir hava akımı oluşur... bir kış gecesi (soğuk) gece geç saatte oraya yolunuz düşerse, o dört yol ağzından deniz tarafına aşağıya doğru bir bakın... bakalım siz de benim gördüğümü (sonsuzluk) görecek misiniz?...

Kullanma Kılavuzu

Meleba!

Bloguma hoşgeldin sevgili okuyucu... Sana kısaca "K" diyeceğim... "K"; "okuyucu" ya da "okur" anlamında "kari" kelimesinden geliyor... Hayır, Osmanlıca meraklısı değilim, sadece sana "O" deseydim "sıfır" ile ya da kişi zamiriyle karışabilirdi bu yüzden sana "K" demeyi tercih ediyorum... Sebebi bu kadar basit...

"Misfits", daha doğrusu "the Misfits",1961 yapımı bir John Huston filmi... Marilyn Monroe ve Clark Gable'ın son filmi olması gibi ilginç bir özelliği var... Ama blogun isminin "misfits" olmasının filmle bir ilgisi yok...Zaten filmi izlemedim...

"Misfits"; "uygunsuzlar" diye Türkçe'ye çevrilmiş... "uyumsuzlar" bence daha bir doğru çeviri olurmuş zannımca, hatta "uymayanlar" daha da güzel... Senin şu an zannettiğin gibi bunun seçilmesinin çok özel bir anlamı falan yok, ben ne anarşistim ne düzen karşıtı, ne de toplumdan dışlanmış falan... Daha doğrusu ortalama bir erkek, kültürel Sünni (bu ne demek dersen sonra anlatırım), orta sınıf, İstanbullu, az buçuk okumuş beyaz Türk düzene ne kadar, nereye kadar isyan ediyorsa ben de o kadar ediyorum işte... Bu "misfits" ifadesinin hem İngilizce söylenişi, hem de Türkçe söylenişi ki bunda "uymayanlar"ı tercih ediyorum (her ne kadar "uyumsuzlar" daha doğru bir çeviri olsa da) bana melodik geliyor, zaten neredeyse iki yıla yakın zamandır MSN'de kişisel iletim de bu... Ve hepsi bu...

Adres kısmında gördüğün "misfitscriptics" ifadesi ise, tahmin edeceğin üzere "misfits", "scripts" ve "critics" sözcüklerini karıştırıp yaptığım bir kelime oyunu... "Misfits"i açıkladım, "scripts" malum, "yazılar" anlamında... Ama burada önemli olan "critics" kısmı...

Bu blog öncelikle bir eleştiri blogu... Eleştiri derken; klavyemin döndüğü, (b)ilgimin olduğu, tamam dürüst oluyorum, paşa gönlümün istediği her alanda, her konuda eleştiri... Bu blogda yabancı/yerli sinema, dizi, müzik, kitap, şiir, sanat, spor eleştirisi bulacaksın... Bu blogu "günlük" olarak tasarlamadım, dolayısıyla o tarzda yazmak ya da çok fazla kendimden bahsetmek istemiyorum... Ama bu konuda sana söz de vermiyorum, ne de olsa, Okan Bayülgen'den arak olarak şunu diyebilirim ki, "bu benim blogum ve istediğimi yazarım"...

Dediğim gibi bu blog eleştiri ağırlıklı olacak ama yeri geldiğinde içerisinde siyaset, sosyoloji, felsefe, teoloji vs. ile ilgili yazılar da olacak, dedim ya paşa gönlüm ne isterse o... Hatta rezil olmayı, sıçılıp sıvanmayı göze alıp, yeri gelirse; matematiğe, fiziğe, anatomiye, biyolojiye, mantığa ve astronomiye bilem girerim belkim...

Yine orta vadede İngilizce, uzun vadede Almanca metinler de olabilecek ama bunlar sadece writing/Schreiben becerilerimi geliştirmek için yazdığım şeyler olacak ve dolayısıyla seni çok fazla ilgilendirmeyecek büyük ihtimalle...

Şu anda kendimi hazır hissetmiyorum yakın zamanda bunları göremeyeceksin ama ilk yazılar hoşuna giderse de takip edersen ya da günün birinde rastgele bu blog karşına çıktıysa, bu blog arkadaşının arkadaşının arkadaşının bloguysa falan geçerken bir uğradınsa, ileride belki şunları da göreceksin... Orta ve uzun vadede bu blogda uyku, rüya, astral seyahat, ölüm, araf, lucid dreaming, dejavu, ruh, beden, zaman şu bu gibi metafizik konularda bilimsel verilere sırt çevirmek bir kenara, onları olabildiğince sömüren ama yine de tamamen kendi spekülasyonlarıma dayanan yazılar da bulacaksın (yani umarım bulacaksın)... Ölüm sonrası ve ille de doğum öncesi...

Bir koridor düşün, her iki ucu duvar...Koridor üçe bölünmüş, yani iki kapısı var ortasında... Ortadaki bölüm yani iki kapısı olan bizim dünyamız... Diğer tek kapılı olanlar doğum öncesi(1) ve ölüm sonrası(3)... Her odadaki diğer odalardan sesler duyuyor ama tam olarak ne dendiği anlaşılmıyor...3.oda anahtarla açılıyor, 1.oda şifreyle... Bizde 3.odanın anahtarı var ama ortam karanlık... 3. odada , hem el feneri hem de 1.odanın şifresi var... 1.odada 2. ve 3. odaların lambalarını açacak düğme var...El yordamıyla anahtarı deliğe yerleştirebilirsek meseleyi çözmeye yaklaşacağız... Acep böyle bir şey mi bu?...

Sevgili K; ben ne idüğü belirsiz bir sosyal bilimci bozuntusu, akademi artığı, çakma bir entelektüel, yeteneksiz bir eleştirmen, ukala bir bar filozofuyum... Peki neden burada yazıyorum?... Kocaman uzayda Dünya gezegeni olarak miniminnacık yer kaplıyoruz falan filan bu meseli duymuşsundur tabii ki, bizim de birey olarak ve de kütle olarak bir yer kapladığımız öyle veya böyle bir gerçek... İşte interneti bir uzay, bu blogu da bir birey olarak düşün... Bir insan evrende ne rolü oynuyorsa işte ben de burada o rolü oynuyorum... Ne kadar küçük olsam da, farkında olunmasam da "varım" diyorum... Hiç bir şeyden anlamıyorum, gerçekten, bunu mütevazilik olarak görme lütfen sevgili K, gerçekten özellikle eleştireceğim konular hakkında özellikle teknik bilgim sıfıra yakındır... "E peki neden yazıyorsun?" diyeceksin...

Şundan... K'cığım, eğer beni yakından tanıyorsan bilirsin ki -eğer alkollü değilsem- konuşmayı pek sevmem, hatta dinlemek ama özellikle konuşmak bazen eziyet halini alır benim için... Bazen nadiren çok konuşmak istediğimde karşımdakinin anlatmak istediğim şeyi dinlemek isteyeceğinden ya da anlatmak istediğim konuyla ilgili olduğundan emin değilimdir... O yüzden yine konuşmam çoğu zaman... Hah işte ben de dedim ki hem konuşup insanları sıkmayayım ama içimde de kalmasın, eğer ki çok merak eden varsa yazdığım konuyu ya da düşüncemi buyursun okusun, merak etmeyene de hayırlı işler canları sağolsun... İşte bunun için dedim bari ben de yazayım, dediğim gibi hiç bir iddiam yok sadece düşündüklerimi yazacağım, eğer beğenirsen yalancılığa gerenk yok elbette hoşuma gider ama eğer beğenmezsen "lan iki film seyretmişsin gelmişin konuşuyosun, sen daha "tempera"nın ne demek olduğunu bilmezsin (ki bilmiyorum hakkaten böyle bir şey lise resim derslerinden aklımda kalmış, şimdi bakmaya da üşendim), sen önce git de şunu oku, kaç filmini seyrettin, sen ne anlarsın, lan siktir git yaaa", demek yerine beni eleştirirsen sevinirim... eleştirilerinin "olmamış" ya da "bok gibi" şeklindense, "şu şu şu yüzden olmamış", "hayır yanlış biliyorsun o aslında şöyledir" şeklinde olması elbette tercih sebebidir...

"Skip and scanning" diye bir teknik veya taktik var okuma konusunda... Hızlı okuma yöntemlerinden biri kısaca... Ben basit olduğunu düşündüğüm metinlerde ya da hızlı okumak zorunda olduğum metinlerde uygularım bunu genelde... Benim metinlerim maalesef buna müsait değil... "Metinlerim o kadar derin ki" demeyi çok isterdim ama bu yüzden değil... Şundan dolayı K'cığım; (1) Eleştiriyi sadece bir araç olarak kullanıyorum, (that's why içerisinde teknik konular yok), eleştiri yaparken aslında benim söylemek istediğim başka bir şey(ler) var... Bunu yeteneğim, birikimim elverdiğince eleştiri metinlerinin içerisine yerleştirmeye çalıştım... Eleştiriyi kullanışlı gördüm, "usable" ve "effective", yani "işyapar", "kullanışlı" gördüm... Ama, K, sana söz veriyorum, eğer ömrüm müsaade ederse, yine de eleştiri kuramlarını da okuyacağım ve daha çok film izleyeceğim ve daha çok kitap okuyacağım ve daha çok sergiye gideceğim ve daha çok müzik dinleyceğim ve daha çok xyz... (2) Dikkat ettin mi bilmiyorum, cümlelerim hep üç nokta (...) ile bitiyor... Bunu kasti yapıyorum sevgili K... Bunun "akıp gitmek"le "akmak"la da bir ilgisi var ama daha çok "konuşma dili" ile ilgili... Farketmişsindir, konuşma diliyle yazıyorum, aslında bir yazı okuyormuşsun gibi değil, karşında benim konuştuğumu hayal etmeni istiyorum... ve yavaş konuştuğumu, tane tane (O yüzden yavaş okumanı istiyorum, tabi yaşadığımız dünyada hepimiz o kadar sıkışığız ki sen de haklısın tanımadığın bir yazarın tanımadığın bir metnini tanımadığın bir hızda daha doğrusu yavaşlıkta okumaya)... Konuşurken duruyorum cümle sonlarında (beni tanıyorsan biliyorsun hiç öyle olmadığını gerçi) ... Bir tiyatro oyunu içinde olduğunu hissetmeni istiyorum, öyle ki en arka koltukta oturan seyircibileanlamalınedemekistediğimiveçokönemlişeylersöylediğimidüşünmeliağırağırkonuşunca... . Bitişik yazmayı Oğuz Atay'dan öğrendim ama söylemiştim yukarıki satırlarda yeteneksiz olduğumu...

Sevgili Bay(an) K, bilgime, birikimime, haddime bakmadan; ağzımdan köpükler saçarak/sükunetle, sinirle/itidalle, "öncebidur"culukla/agresiflikle eleştiricem akilane/kıyasıya; herkesi, herşeyi ama belki de en çok da kendimi... Çok sevdiğim Sait Faik'in "Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey" sözünü alıp; ütüleyip katlayıp, derleyip de toplamayıp ya da belki de içine sıçıp, köpeğin götüne sokup çıkarıp şunu diyeceğim:

"Eleştiri,... kendini eleştirmekle başlar herşey!"...