24 Temmuz 2011 Pazar
Bir Vapur
9 Aralık 2010 Perşembe
Garip İçin
“Güçlüklere bir başına da olsa, karşı koyan insan kuvvetli insan olmalı. Ben bunu yalnız kalıp da ümitsizlik içinde olduğumu hissettiğim anlarda daha iyi anladım. Bununla beraber, senelerden beri, o kadar çok zamanlar yalnız kaldım ki bu hale adeta alışır, hatta – kuvvetli olmanın gururunu duyabilmek – için zaman zaman yalnızlığı arar oldum. Şu anda gurur diye isimlendirdiğim bu his başlangıçta bir avunma yolu idi. Hayatlarının, benim gibi, ıstırapla dolu olduğunu sananlar buna benzer bir sürü avunma çareleri bulmuşlardır. Bu çareler, o yalnız kalmış insanların, yalnızlık anlarında arkadaşlarıdır. Hayatın karşısında, hatta sırasında ölümün karşısında, ancak bu arkadaşların yardımı ile tutunabiliriz. Benim, yukarıda bahsettiğim gurura benzer, birkaç arkadaşım daha var. vakit olsa da sizinle, onlar hakkında konuşabilsem. Ne iyi olur!...”
(Orhan Veli'nin "Garip" kitabının ikinci baskısı için yazdığı önsözden alınmıştır-İstanbul, Nisan 1945)
7 Ekim 2010 Perşembe



İlk defa geçen gün televizyonda gördüm onu, zap yaparken bir Türk filmine rastladım...Başta filmi seyretmek gibi bir niyetim yoktu, onu görünceye kadar tabii...Takıldım kaldım, bir yandan gözlerimi ayıramıyordum, diğer yandan kim olduğunu çıkartmaya çalışıyordum ama nafile... Hayran olduğum bu güzelliğin kim olduğunu bulamadım ama bulamamakta haklıymışım, kısa bir internet araştırmasından sonra sadece 2 filmi olduğunu öğrendim bu dünya “harika”sının... 1953 doğumlu, 1975 Türkiye güzeli Harika Değirmenci... Ebru Deniz ismini de kullanmış sanırım...kelimenin tam ve her anlamıyla “güzel”...
Zaman zaman duyduğumuz “star kumaşı” denen şey böyle bir şey olmalı...60'lı, 70'li, 80'li yılların aktrisleri arasında -şahsi kanaatim elbette- ondan daha güzeline rastlamadım diyebilirim... Hatta daha da ileri giderek şunu da söyleyeyim; bazı “eski” güzel kadınlar hakkında “o zamanın şartlarında” ne güzel kadınmış diye düşünürüm ama Harika Değirmenci'nin o zamanki haliyle “bu zamanın şartlarında” da piyasayı sallayacağına eminim...
Ama ne olmuş ne bitmişse bu güzel ablamız sadece iki film çekip sinema dünyasına veda etmiş...Üstelik oyunculuğuna da kötü diyemem... Sanırım bir-iki albüm de yapmış...sonra da kaybolmuş...
Filmlerinden biri 1977 Türk-İran ortak yapımı ve Kadir İnanır ile başrolü paylaştığı “Fırtına”... “Fırtına” berbat bir film, sadece, şımarık zengin kızını canlandıran Harika Değirmenci'nin akıllara zarar, enfes güzelliği için seyredilebilir nitekim ben de öyle yaptım...Müziklerinin de güzel olduğunu ekleyelim... Yönetmen Nejat Saydam, senaryo tabii ki de Safa Önal...Diğeri “Aşk Dediğin Laf Değildir” 1976 yapımı, biraz daha eli yüzü düzgün bir film diyebiliriz... Üstelik gerçekten hüzünlü...Finali de klişeye kaçmamış... Ayrıca “sevgi emektir” babında “Selvi Boylum Al Yazmalım” ın habercisi... Ahmet Mekin'in yerinde Sevda Aktolga var... Jönümüz ise Tarık Akan...Değirmenci yine şımarık zengin kızı rolünde...Yönetmen ve senaryo Safa Önal...Sümer Tilmaç, Perran Kutman, Ayfer Feray hatta Ferhan Şensoy gibi tanıdık isimler de var... Üşenmedim oturdum izledim... Filmde bir kurulama sahnesi var ki aklıma kazınan, hiç unutmayacağım sahneler arasına üst sıralardan giriş yaptı... (Jeyan Tözüm'ün dublajıyla düşünün)
“kurula...kurula durma...üşüdüm...üşüyorum...”
İki filmin de tamamı çeşitli video sitelerinde mevcut... Ayrıca Değirmenci'yi “keşfeden” de çok insan varmış, ben biraz geç kaldım galiba, Facebook'ta fan sayfası dahi var...
Mükemmel fiziği, kusursuz yüzü, bakışları, gülüşü, pembe ojeli, ince uzun parmakları, omuzlarından bir öne bir arkaya dökülen haddinden fazla siyah saçlarıyla rüzgar gibi geçmiş yeşilçamımızdan Harika Değirmenci...
link de verelim tam olsun...
http://sinematik.blogspot.com/2008/03/yeilamda-saman-alevleri-blm-1.html
http://www.facebook.com/group.php?gid=30422852735&ref=ts
(02.03.2010-edited:07.10.2010)
14 Nisan 2010 Çarşamba
Kavanozdaki Adam
*********
“telewija polska 1988”
kieslowski'nin dekalog u başlarken geçen yazılardan biri de budur. ilk izlerken bu yazıyı gördüğümde “vay be adamlar 1988 yılında ne biçim şeyler izlerken bizim televizyonlar 2000'lerin eşiğinde hala kekoyla eşşeko'yu yayınlıyorlar” diye içimden geçirmiştim ki, haksız da sayılmazdım aslında. istisnasını ise 5 yaşından beri biliyormuşum halbuki, bizde de “güzel şeyler oluyor”muş hem de dekalog'dan önce, 1987 yılında... üstelik ülkede tek kanal olduğu için bu “entel” prodüksiyonu herkes mecburen izlemek zorundaymış. halkın büyük çoğunluğu o dönem bu yapımdan ne anlamıştı merak etmemek mümkün değil.
başlıktan anlaşıldığı üzere “kavanozdaki adam” dan söz ediyorum. sadece benim değil, benim kuşağımdan birçok kişiyi kasvetli havası, karanlık ortamları, insanın ruhunu, beynini, boğazını sıkan konusu, hakkını veren oyunculukları ve tedirgin edici müzikleriyle altına ettiren dizi-film. türk frankenstein'ı... ilk defa şimdi izleseydim belki de güler geçerdim bilemiyorum ama şu an bile izlerken tüylerimin diken diken olması çocuklukta yarattığı travmanın eseri olmalı. clementine-kavanozdaki adam kombine travmasını benim gibi çok kişinin yaşadığı, hem private'taki hem de ekşi'deki entrylerden kolayca anlaşılabiliyor.
her biri yaklaşık birer saat süren dört bölümden oluşan bu psikolojik gerilim dizisinin tamamı youtube'dan vegoogle video'dan bulunabilir. üşenmedim oturdum hepsini izledim. konusu, oyuncuları ve yönetmeni daha önceki entrylerde bulunabilir, tekrar yazmak istemiyorum. yalnız şunu yazmadan geçmeyeyim;yorgundemokrat, üzerine uzun bir entry yazmış ancak ne yazık ki eser necip fazıl'a değil, faik baysal'a ait.
konuyu çok iyi bilen birisi olmadığım için teknik bir eleştiri ya da değerlendirme yapmadan direkt konuyla ilgili dile getirmek istediklerime geçiyorum.
-kenan aksal-
dünyaca ünlü beyin cerrahı profesör kenan aksal (metin serezli) tipik bir aydınlanmacı-pozitivist-modernist. insan aklına , bilime ve deneye adeta tapan kenan aksal, tesadüfe bakın ki dekalog'un birincisindeki pavelkarakterinin neredeyse zihniyet ikizi. ayrıca aşırı derecede çalışkan ve bir o kadar da hırslı. geçmişi hakkında bilgiye sahip olmadığımız için bu hırsla neyin boşluğunu doldurduğunu bilemiyoruz ancak onun işine olan tutkusunun ailesinin üyelerinde boşluklar yarattığı kesin. her “büyük adam” ın düştüğü tuzağa o da düşüyor aslında, uzağındaki birçok insana (bu dizide tüm insanlığa) faydasını dokunurken en yakınındakileri görememek, ihmal etmek, fiziksel olarak en yakındakine upuzak olmak. işlerinin yoğunluğuyla yakınlarını sürekli erteleyen aksal, o işlerin hiçbir zaman bitmeyeceğini göremeyecek kadar da gafil esasen. profesörün yarattığı boşluğu karısı (sevda ferdağ) alkol ve başka bir erkeğin (ferdi atuner) kollarıyla, oğlu (erol durak) uyuşturucuyla, kızı ise bitmek bilmeyen partiler, alemler ve erkeklerle, gerçekte sonsuz bir umursamazlıkla dolduruyor. asistanı olan (selma sonat) kendisine ilgi duyuyor (karısı da bunun farkında) ancak aksal'ın olumlu ya da olumsuz bir karşılık verdiğini göremiyoruz.
-semih şerifoğlu-
“kaçınılmaz ölüm gelmeden kendimi yenilemek istiyorum”
bir terörist saldırıda oğlunu gözlerinin önünde kaybeden yazar semih şerifoğlu (ahmet mekin), aksal'ın zıttı karakteri temsil ediyor, dizinin temel çatışması da bu ikilinin çatışması üzerinden veriliyor. metafizik konulara bu elim olaydan sonra ilgi duymaya başladığı anlaşılan şerifoğlu'nun ölüm üzerine çok zihinsel mesai harcaması, yaşadıklarından unutarak kurtulmaya çalışan heykeltraş eşinin (nevra serezli) tepkisini çekiyor. eşin mesleğinin heykeltraşlık olarak verilmesinin tesadüfi olmadığı kanaatindeyim zira heykel burada zihnimizdeki putları sembolize etmesinin yanında sürekli içerisine hapsolduğumuz şekilciliği de temsil ediyor ki, tasavvuf öğretisinin ruhun kafesteki kuş olması, bedene sahip olmanın esarete eşitlenmesi gibi metaforlarına benzer şekilde kullanılan “kavanozdaki beyin” örneğiyle paralellik kurduğumuzda jenerikteki heykel kırma sahnesi de (ki dizinin jeneriği belki de dizinin en etkileyici kısmı) ölümün özgürleştiriciliği ve şekillerden kurtulma bağlamında böylece anlam kazanıyor. nitekim filmin sonunda şerifoğlu'nun heykelinin parçalandığını göreceğiz. şerifoğlu'nun kızı (nil ünal) paris'te öğrenci ve babasına, annesine olduğundan daha yakın olduğu anlaşılıyor. nil ünal'ın o dönem nasıl duru, pırıl pırıl bir güzelliğe sahip olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.
-mekan-
buna o zaman türkiye'de mevcut olan teknoloji mi sebep olmuş yoksa bilerek mi yapılmış bilmiyorum (ama isabet olmuş), ancak çekimler için oldukça karanlık ve kasvetli ortamlar seçilmiş ya da o şekilde yansıtılmış. dizinin en sonundaki yazılardan marmara üniversitesi veterinerlik fakültesi binası olduğunu öğrendiğimiz hastanemiz mekansal olarak, gerilimi vermek için oldukça ideal. bununla özel ilgilendiğim için konuyu biraz açacağım.
malum, 1990'ların ortalarından itibaren türkiye'de özel sağlık kuruluşları yaygınlaşmaya başladı, 2000'lere gelindiğindeyse “mantar gibi bitmek” ifadesi kifayetsiz kalma durumuna geldi. bu olgunun yarattığı sorunlar/sonuçlar başka bir konu ancak hastane iç ve dış mimarisi ile estetiğinde yeni bir dönem başladı (kanımca). genel olarak mimarlıktaki trendlerle de birleşince devlet hastaneleri de bu yeni döneme -şartların elverdiği yere kadar ve bu anlamda bilhassa iç mimaride- ayak uydurdu. eski devlet hastaneleri“kapatılma”nın anlamını çok güçlü veriyordu. doğu bloku tipi, büyük, soğuk, gri, nisbeten karanlık, yüksek tavanlı, çoğunlukla fayans ağırlıklı insanın ruhunu bunaltan yapılar. şimdilerde bunun önüne nasıl geçtiler bilmiyorum ama bu atmosfere bir de insanın burnunun direğini kırmakla kalmayıp, psikolojisini dahi tahrip edebilecek nitelikteki o özgün kokuları eklenirdi. örnekle somutlaştırırsak; istanbul tıp fakültesi'nin (çapa yani) cerrahi bilimler binasına, yine aynı fakültenin nörolojik bilimler ve psikiyatri bölümlerinin olduğu binaya ,cerrahpaşa'nın tüm binalarına, şişli etfal'e ve tabiiki okmeydanı ssk'ya bakarsanız ne demek istediğim belki biraz daha somutlaşır. elbette hastanelerin geneli için konuşuyorum yoksa baltalimanı falan gibi iç açıcı hastaneler de yok değildi. -allah hiçbirimizi düşürmesin- şimdilerde ise hastaneler oteller gibi inşa ediliyor estetik kaygılar gözetiliyor, iç dekorasyonlarında da minimalist çizgiler hakim ve son derece aydınlıklar. diyeceğim şu ki; dizinin, “bedene kapatılan ruhlarımız”, “kavanoza kapatılan beyinlerimiz” mesajını vermek için eski hastaneler gerçekten çok uygun yerlerdi. michel foucault da başka bir bağlamda da olsa hastanelerle hapishanelerin benzerliğine dikkat çekmemiş miydi? kavanozdaki adam'ın bir artısı da, kanımca bu konu-mekan uyumudur.
ölümün getirdiği sonsuzluk (düşüncesi) karanlığın uçsuz bucaksızlığında ete kemiğe bürünüyor, dizinin jeneriği bunun hakkında net bir fikir verebilir. ayrıca dikkat çeken bir başka husus, (kasti olarak mı yapıldı bilmiyorum) dizinin içindeki önemli her karakter değişik zamanlarda tek başına karanlıkta gösterilmiş. bu uzun, sessiz, karanlık, soğuk yakın çekimlerin şimdi değineceğim sonsuzlukla ilgisi var. bu mekan/atmosfer ve bununla uyumlu müzik (özellikle jenerikteki balyoz sesleri), bu uyumdu galiba beni ve bu diziyi seyretmiş benim kuşağımdan insanların, zamanın minicik bilinçlerinin ve o bilinçlerin altlarının ırzına geçen...
-zaman-
“zaman”a gelelim... şerifoğlu bedene ya da şekile saplanmış değil ana konu da bu zaten ama hepimiz gibi çizgisel zaman anlayışına saplandığı kesin, belki de bunu hiçbir zaman aşamayacağız... biliyoruz ki tasavvuf düşüncesine göre zaman tek bir “an” dan ibarettir o da bu andır, bizim “önce”, “sonra”, “şu tarihte”, “bu tarihte” dediğimiz zaman parçalarının hepsi aynı ana işaret ediyor ya da söz konusu “an” hepsini cem ediyor, topluyor yani... ancak şerifoğlu kavanozu şimdi kırmak yerine bunu ölüm sonrasına erteliyor, öldükten “sonra”, “post” mortem... eğer böylesine çizgisel bir anlayışa sahipsek; bir şey, başka bir şeyden sonra oluyor ise bunun öncesi de olması gerekir. şerifoğlu'ndan (yani eserin yazarı faik baysal'dan) yaşam sonrasını sorguladığı gibi öncesini de sorgulamasını isterdim naçizane... “doğmadan önce neredeydik?” gibi...
tüm bunlara rağmen şerifoğlu'nun beyin naklini neden kabul ettiği açık değil...kapalı olarak verildiyse de ben anlamamışım demek ki... ne ölümden korktuğu için ne de bilime katkı için bu ameliyatı kabul ediyor bunu da açıkça söylüyor...peki ama niçin?...öğrenemiyoruz...
-sonsuzluk-
insanın sonsuz olma isteği...hem aksal'ın hem de şerifoğlu'nun esas ilgilendikleri nokta buyken çatışmalarının sebebi nedir öyleyse? şerifoğlu'nun üstünlüğü buradan kaynaklanıyor, şerifoğlu insanın zaten sonsuz olduğunun farkında, ölüm denen hadisenin yalnızca bizim oksijen kaynaklı-beden merkezli yaşamımızın bitmesi anlamına geldiğini biliyor.
“hiç ölmeyeceğiz, sadece kavanoz parçalanacak... o kadar...”
ve prof. aksal...
“derken, şeytan ona (adem'e) şöyle diyerek vesvese verdi: “ey adem! sana, sonsuzluk ağacıyla eskimez-çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?” (ta-ha 120)
kuşkusuz, beyin nakli işin kozmetiği; burada asıl amaç insanın sonsuzluğunu gerçekleştirebilmek daha doğrusu bunu et/kemik çerçevesi içinde yapabilmek. insanın tanrılığa soyunmasıdır bu:
“insanı bir spermden yarattı. bir de bakmışsın insan, açıkça kafa tutan bir hasım oluvermiştir.” (nahl-4)
“görmedi mi insan, kendisini bir spermden yarattığımızı! bir de bize açık bir hasım kesilmiştir o.” (yasin 77)
kenan aksal da tanrılığa soyundu ama yenildi. “yarattığı” sadece bir frankenstein oldu. aklına ve bilime fazla güvendi. yaşamı tek boyutlu algıladı, kavanozundan çıkamadı. kenan aksal filmin sonunda meseleyi anladı“hep yanlış şeyleri putlaştırmışız” diyerek. ama ortaya çıkan “biyolojik çöp” ne olacaktı? elbette bir paçavra gibi atıldı “mazhar osman'a”, üstelik iki hayatı söndürdükten sonra.
-beden-
bir sabah uyanıyorsunuz ve karşı cinsin bedenindesiniz. veya akşam yatarken gençken, sabahleyin yaşlanıvermişsiniz ya da tam tersi. ne düşünürdük acaba? aslında eserin yazarı, şerifoğlu'na bir kadın beyni nakledildiğinde ortaya çıkacakları irdelese belki daha da ilginç bir şey çıkabilirmiş ortaya.
zaman ve mekan olduğu sürece bedenden kopamayacağız herhalde, bu yüzden bu yabancılaşma normal. zamanın bile sündüğü, lastik gibi gevşeyip gerildiği, mekanın sapıttığı, oradan oraya görülmeyen, bilinmeyen parçalarını sunduğu rüyalarda bile bedenleyiz. diğer ikisi varken üçüncüsü otomatikman olacak bu anlaşıldı (mı acaba?)...
peki ya beden trampasının yaratacağı binlerce hukuki sorun? filmimizdeki örnekten yola çıkarsak, yaşayan kişimehmet ekinci mi, semih şerifoğlu mu? miras ve evlilik nasıl düzenlenecek? varolan hukuki gerçek kişilik hangisine ait? ekinci'yi vuranlar adam yaralamaktan mı, cinayetten mi yargılanacak?. bunlar akla gelen soruların en basitleri.
-ölüm-
çocukluğumdan beri manyak gibi korkmama rağmen hep bir morgun içine girmek istemişimdir, tam iki yıl önce bu şerefe “nail” oldum. “morg ne tuhaf cesetler falan”... şaka bir yana morg soğuktu. doğası gereği olması gereken soğukluktan bağımsız olarak soğuktu. bir cesedin soğukluğu bizim “bugün hava çok soğuk” cümlesinde kullandığımız “soğuk”tan çok daha soğuk bir soğukluktur. “ölüm” herşeyden önce “soğuk”tur. (mu acaba?)
“allah,canları, ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında. sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar; ötekileri, belirlenen bir süreye kadar salıverir. bunda, iyice düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”(zümer-42)
“sizin uykunuzu bir dinlenme/bir rahatlama/bir tür ölüm yaptık.” (nebe-9)
aaaaa! meğerse her uyuduğumuzda kısmen ölüyormuşuz. her ölümün yeni bir doğum olduğunu anlamak, daha doğrusu kanıksamak. her gece ölüp her sabah yeniden doğuyoruz, rüyalarda başka dünyalarda değil miyiz hep? prof.aksal'ın anlamadığı nokta işte bu, ölüm bitiş değil, başlangıç, bu bir çember... “soğuk”luğunun sebebi, bilmemek nereye gideceğini...bilinmeyen yer soğuktur... ölüm sadece maddenin ölümü, bedenin... yani heykelin kırılışı, kavanozun parçalanması...şerifoğlu anlamıştı...
*******
“yaşam”, “ölüm”, “ruh”, “ölüm sonrası” gibi konularda hangi insan son noktayı koyabilir ki? elbette kavanozdaki adam'ın da böyle bir iddiası yok. sadece sorular soruyor, sordurtuyor, bu da önemli...şimdi yayınlansa teknolojisi ya da bilimkurgunun doğası gereği içerdiği saçmalıklardan dolayı gülüp geçerdik belki ama insanın kanını donduran müziklerinde ahmet güvenç-gökçen taşkıran imzası bulunan dizi sadece ahmet mekin'in fevkaladenin fevkinde oyunculuğu için bile izlenebilinecek bir kült...
*******
ölüm...karanlık...soğuk...sonsuzluk...
cerrahpaşa'nın yanında istanbul üniversitesi adli tıp enstitüsü (ölüm) vardır, araç kapısına göre sağ tarafta... önünde bir dört yol ağzı vardır, oradan deniz tarafına (samatya oluyor aşağısı sanırım) doğru bir yol iner... özellikle geceleyin (karanlık) orada kuvvetli bir hava akımı oluşur... bir kış gecesi (soğuk) gece geç saatte oraya yolunuz düşerse, o dört yol ağzından deniz tarafına aşağıya doğru bir bakın... bakalım siz de benim gördüğümü (sonsuzluk) görecek misiniz?...